Kırmızı Şemsiye
Gitmek bazen görünmemeyi seçmektir.
Rüzgârın yönü yoktu o gece. Deniz kabarmıyor, bulutlar dönmüyordu. Zaman sanki bir fırça darbesinde unutulmuş gibiydi. Kadın, elinde kırmızı bir şemsiye, ufka yürüyordu. Ne bir ses vardı, ne de sessizlik — sadece yaklaşmakta olan bir dinginlik…
Bir anlığına şemsiyeyi kapatmayı düşündü. Ama kapatırsa, üstüne çökecek olan şeyin yağmur olmadığını biliyordu. Sanki gökyüzü, çoktan içinden geçmeye karar vermişti. Elini kaldırdı; karanlığa selam verir gibi. Belki birine, belki de kendine.
Denizin yüzeyi cam gibiydi. Her dalga, bir anlığına onun siluetini çoğaltıyor, sonra tekrar yutuyordu. Rüzgârın yerine, bir uğultu duyuldu: sanki bilinmeyen uzak bir istasyondan gelen tren sesi, ya da unutulmuş bir hatıranın yankısı.
Kırmızı şemsiye, gecenin tek rengi olarak direndi. Kadın, bir adım attı — ardından bir adım daha. Her adımda, arkadaki izleri silindi. Sanki yürümek değil de, dünyadan çözülmekti yaptığı.
Bir şimşek çaktı. Deniz, gökyüzüyle yer değiştirdi. Kadın, başını kaldırdı; gözlerinde herhangi bir tereddüt yoktu. Kırmızı şemsiye bir anlığına parladı, sanki gökten düşen ışık onun içinden geçiyormuş gibi. Sonra bütün renkler maviye karıştı.
Sabah olduğunda sahilde hiçbir şey yoktu.
Sadece kumda, yarısı gömülmüş bir şemsiye...
Ve rüzgârın taşıdığı kısa bir cümle:
“Gitmek bazen görünmemeyi seçmektir.”



Mükemmel... Şiirsel kırmızı şemsiye çok iyi bir metafor